11/4/2008 - AÇ KALIN, BUDALA KALIN!...Öss için motivasyon
O, üniversite mezunu değildi. Okurken terketmişti üniversiteyi.
Fakat inişli çıkışlı hayatı, onu dünyanın en büyük üniversitelerin
birinde bir mezuniyet programında onbinlerce üniversite mezununa
seslenme fırsatı sunmuştu. Evet o başarıları sayesinde dünyanın en
büyük üniversitelerinden biri olan Stanford üniversitesinde onbinlerce
mezuna seslenmişti. O, Steve Paul Jobs. Apple ve Pixar
Animation firmasının CEO"su (yöneticisi). Apple dünya bilgisayar devi,
Pixar ise dünyanın en büyük animasyon şirketi. Steve Paul Jobs ise
Microsft"un da yararlandığı (bir nevi kopya ettiği) ilk kişisel
bilgisayarı oluşturan (Mac-Machintoch) kişi. Yani bugün evimize giren
ve her imizi halleden kişisel bilgisayarın mücidi...
Bakın Steve Paul Jobs Stanford mezunlarına neler anlatıyor. Okuyunca
hayatından kesitleri ve onu bu başarıya ulaştıran tutumları
keşfedeceksiniz. Belki sizde bu metin sayesinde kendinizi ve başarı
tutumunuzu keşfedecekseniz...
İşte Onbinlerce Stanford Mezununun Ayakta Alkışladığı Konuşma;
“Bugün dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde
sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden hiç mezun
olmadım. Doğruyu söylemek gerekirse, mezuniyete en yaklaştığım an da bu
an!
Sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım. Hepsi bu. Büyütülecek birşey değil. Sadece üç hikaye.
İlki noktaları birleştirmekle ilgili.
İlk
6 aydan sonra Reed Üniversitesinde derslere girmeyi bıraktım, ancak
gerçek anlamda okulu bırakana kadar bir 18 ay kadar daha okulda kaldım.
Okulu neden bıraktım?
Olay ben doğmadan başlamıştı. Biyolojik
annem genç, evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve beni evlatlık
vermeye karar vermişti. Beni üniversite mezunu bir çiftin evlatlık
almasını çok istiyordu, sonunda da bir avukat ve karısı tarafından
alınmam için herşey hazırdı. Tek sorun, ben ortaya çıktıktan sonra,
beni evlat edinecek çiftin esasında bir kız çocuğu istediklerini
anlamış olmalarıydı. Bir gece yarısı, bekleme listesinde olan müstakbel
aileme bir telefon geldi: “Elimizde beklenmedik bir erkek bebek var,
onu istiyor musunuz?”. Onlar da “tabii ki” diye yanıtladılar. Biyolojik
annem, annemin üniversiteyi, babamın ise liseyi bile bitirmemiş
olduğunu öğrendiğinde evlatlık verme işlemini tamamlayacak son
kağıtları imzalamayı reddetti. Ancak birkaç ay sonra, ailemin beni
üniversiteye yollayacaklarına dair söz verdikten sonra ikna oldu.
Ve
17 sene sonra üniversiteye başladım ama saf bir şekilde neredeyse
Stanford kadar pahalı bir okul seçtim, ve emekçi ailemin bütün
birikimleri benim okul parama gidiyordu. Altı ay sonra, buna
değmeyeceğini farkettim. Hayatımla ilgili ne yapmam
gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ve üniversitenin de bunu bulmam
için bana nasıl fayda sağlayacağını çözememiştim. Ve orada durmuş
ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum.. Sonuçta okulu
bırakmaya ve herşeyin yoluna gireceğine inanmaya karar verdim. O zaman
çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim
en iyi kararlardan biri olduğunu görüyorum. Okulu bıraktığım an,
zorunlu fakat gereksiz olan ve ilgimi çekmeyen tüm dersleri almama
gerek kalmamıştı. Böylece sadece bana ilginç gözüken derslere
girebilecektim.
Bu aslında hiç de romantik bir durum değildi.
Yurt odam olmadığından arkadaşlarımın odalarında yerde yatıyor, kola
şişelerinin 5 sentlik depozitolarıyla yemek alıyor, her pazar akşamı
güzel bir yemek yemek için 7 mil uzaktaki Hare Krishna kilisesine
gidiyordum. Çok güzeldi. Merakım ve sezgilerim sayesinde içine düştüğüm
çoğu şey daha sonra benim için paha biçilmez deneyimlere dönüştü.
Bir
örnek vereyim: O zamanlar Reed Üniversitesi muhtemelen ülkedeki en iyi
kaligrafi dersini veriyordu. Kampüsteki her poster, çekmecelerdeki her
etiket, çok güzel şekilde elle kaligre edilmişti. Okulu bırakmış
olduğum ve zorunlu dersleri almak zorunda olmadığım için kaligrafi
dersi alıp nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. Serif ve san serif
yazı karakterleri, değişik harf kombinasyonları arasındaki boşluğu
ayarlama ve harika bir tipografiyi harika yapanın ne olduğu hakkında
çok şey öğrendim. Çok güzeldi; tarihsel ve sanatsal olarak o kadar
inceydi ki bilim hiçbir şekilde bunu yakalayamazdı ve ben bunu muhteşem
buldum. Bunların hayatımda pratik bir uygulama bulma olasılığı yoktu.
Ama on sene sonra, ilk Macintosh’u tasarlarken, bir anda aklıma
geliverdi. Bunların hepsini Mac’te kullandık. Mac güzel bir tipografiye
sahip ilk bilgisayardı.
Eğer o derse hiç girmemiş olsaydım,
Mac hiç çok yönlü yazı karakterlerine veya boşlukları doğru orantıda
kullanan fontlara sahip olmayacaktı. Windows
da Mac’ten kopyaladığına göre, hiçbir kişisel bilgisayarın bunlara
sahip olmayacağı muhtemeldir. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi
dersine girmemiş olacaktım, ve kişisel bilgisayarlar şu an sahip
oldukları o harika tipografiye sahip olamayabileceklerdi. Tabii ki
üniversitedeyken noktaları ileriye bakarak birleştirmek imkansızdı.
Fakat on sene sonra geriye dönüp baktığımda herşey çok ama çok
berraktı.
Tekrar söylüyorum, noktaları ileriye bakarak
birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda
birleştirebilirsiniz. Noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine
inanmanız gerekiyor. Birşeye güvenmelisiniz - cesaretinize, kaderinize,
hayata, karmaya, herhangi birşeye. Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yolda
bırakmadığı gibi hayatımı da bütünüyle değiştirdi.
İkinci hikayem sevgiyle ve kaybetmekle ilgili.
Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Woz (Steve Wozniak) ve ben Apple‘ı
20 yaşındayken ailemin garajında kurduk. Çok yoğun çalıştık, ve 10 sene
sonra Apple garajdaki iki kişiden, 4000 çalışanı olan 2 milyar dolarlık
bir şirkete dönüşmüştü. En nadide ürünümüz Macintosh’u piyasaya
sürdüğümüzde ben 30 yaşına yeni basmıştım.
Ardından kovuldum.
Kendi
kurduğunuz bir şirketten nasıl kovulabilirsiniz? Şöyle: Apple büyük bir
şirket haline geldiği için biz de şirketi benimle birlikte
yönetebilicek, yetenekli olduğuna inandığım birini işe aldık ve ilk
sene işler iyi gitti. Fakat daha sonra, geleceğe yönelik görüşlerimiz
farklılık göstermeye başladı ve bir noktada koptu. Bu noktada yönetim
kurulumuz onun tarafında yer aldı. Sonuçta 30 yaşında dışarıda
kalmıştım. Hem de herkesin gözü önünde. Hayatımın odak noktası olan şey bir anda yokolmuştu, bu büyük bir yıkımdı.
Birkaç
ay ne yapacağımı bilemedim. Bir önceki girişimci nesli yüz üstü
bırakmış, rütbe tam bana teslim edilirken onu elimden düşürmüş gibi
hissetmiştim. Dave Packard ve Bob Noyce’dan bu başarısızlığım için özür
diledim. Fazla göz önünde olan bir başarısızlık sembolü
olmuştum ve vadiden kaçmayı bile düşündüm. Fakat içimde bir şeyler
uyanmaya başladı, yaptığım işi hala sevdiğimi farkettim. Apple’da
olanlar bunu en ufak şekilde değiştirememişti. Dışlanmıştım ama hala aşıktım. Ve yeniden başlamaya karar verdim.
O zaman farkına varmamıştım ama Apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Başarılı olmanın ağırlığı yeniden başlamanın hafifliğiyle yer değiştirmişti, hiçbir şey hakkında eskisi kadar emin değildim. Hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim.
Sonraki beş sene NeXT adında bir şirket kurdum, Pixar adında başka bir şirket, ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık olmuştum. Pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi Toy Story‘yi
yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz
olaylar zincirinden sonra, Apple NeXT’i satın aldı, ben Apple’a döndüm
ve Apple’ın yenilenmesinin kalbinde NeXT’te geliştirdiğimiz teknoloji
yatıyor. Ve Laurence ile harika bir aile kurduk.
Apple’dan
kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece
eminim. Tadı çok kötü bir ilaçtı, ama sanırım hastanın da buna ihtiyacı
vardı.
Bazen hayat kafanıza bir tuğlayla vurur. Sakın inancınızı kaybetmeyin.
Devam etmeme sebep olan şeyin yaptığım işe olan aşkım
olduğuna ikna olmuş durumdayım. Neyi sevdiğinizi bulmanız gerek. Ve bu
aşklarınız için geçerli olduğu gibi işiniz için de geçerlidir. İşiniz
hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak ve gerçek anlamda tatmin
olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. Ve harika bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer. Henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin.
Durulmayın.
Tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her
büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani bulana
kadar devam edin. Yılmayın.
Üçüncü hikayem ölüm hakkında.
On yedi yaşındayken, şöyle bir şey okumuştum:
“Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın.”
Bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp, kendi kendime hep şunu sordum: “Eğer bugün hayatının son günü olsaydı, bugün (normalde) yapacağın şeyleri yapmak ister miydim?” Uzun süre art arda, “Hayır,” yanıtını verdiğimde, bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım.
İnsanın
kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar
vermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü her şey, tüm dış beklentiler,
gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları - tüm bunlar ölüm
karşısında değerlerini yitirir, yalnızca ölümdür önemli olan.
Kaybedecek
bir şeyler olduğu (tuzak) düşünceyi yok etmenin en iyi yolu insanın
öleceğini hatırlamasıdır. Zaten çıplak ve savunmasızsın. Yüreğinin
sesini dinlememen için hiçbir neden yok.
Bir yıl kadan önce
bana kanser teşhisi kondu. Sabah 7:30?da girdiğim ultrasonda
pankreastaki tümör bariz bir şekilde görünüyordu. Bense pankreasın ne
olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bu tip bir kanserin tedavisinin
neredeyse imkansız olduğunu ve üç ila altı aydan fazla yaşamayı
beklemememi söylediler. Bu, çocuklarınıza ilerideki 10 yıl içinde
söyleyeceklerinizi birkaç ay içinde söylemeye çalışmak demekti. Bu,
aileniz rahatı için gerekli herşeyin kısa zamanda yapılması demekti. Bu
veda etmek demekti.
Bütün gün o teşhisle yaşadım. Akşama doğru
biyopsi yapıldı, boğazımdan bir endoskop soktular, mide ve
bağırsaklarımdan geçerek bir iğneyle pankreasımdaki tümörden birkaç
hücre aldılar. Ben narkozla uyutulmuştum, fakat eşimin söylediğine göre
doktorlar alınan hücreleri mikroskobun altına koyduklarında sevinç
çığlıkları attığını söyledi. Benim kanserim ameliyatla tedavi
edilebilecek bir türdenmiş. Ameliyat oldum ve şimdi iyileştim.
Beni
ölüme en çok yaklaştıran olay budur ve umarım uzun yıllar boyunca bir
daha bu denli yaklaşmam. Bu deneyimi yaşamış biri olarak diyebilirim ki
ölüm faydalı fakat sadece entelektüel bir kavramdır.
Hiç kimse
ölmek istemez. Cennete gitmek isteyenler bile, oraya gitmek uğruna
ölümü göze almak istemezler. Oysa ölüm hepimizin ortak sonu. Şimdiye
dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir,
çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından birisi. Hayat’ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an için yeni sizsiniz, ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu.
Zamanınız
kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın.
Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp
kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi
kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi
kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki herşey ikinci planda.
Gençliğimde,
bizim neslin kutsal dergilerinden biri sayılan, The Whole Earth Catalog
adında inanılmaz bir yayın vardı. Menlo Park yakınlarında yaşayan
Steward Brand adında biri tarafından şiirsel bir tarzla kaleme
alınmıştı. Size anlattığım bu olay, 1960′lardan kalma, masa üstü
bilgisayarlardan ve bilgisayar destekli yayınlardan önce, yani bu dergi
daktilolar, makaslar ve polaroid kameraların yardımıyla yapılmıştı.
Google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, dergi formatında bir Google
gibiydi: idealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu.
Stewart
ve ekibi bunun birçok baskısını yayımladılar ve dergi miyadını
doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970′lerin ortalarıydı, o
zamanlar sizin yaşlarınızdaydım. Son baskının arka kapağında, sabahın
erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her
maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri.
Fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: “Aç Kalın, Budala Kalın (Stay Hungry. Stay Foolish).”
Aramızdan ayrılırken bize verdikleri veda mesajları buydu. Aç Kalın,
Budala Kalın. Kendim için hep bunu diledim. Ve şimdi, sizin için de
aynı dilekte bulunuyorum:
Aç Kalın, Budala Kalın.
Hepinize çok teşekkür ederim.”
Steve Jobs.
|